ŞİİRİN PİYASASI OLMAZ PİYASADA ŞİİR BULUNMAZ

çalışkan karıncalar

.:: Ali Yaşkın ::.

“Şiire  olan saygının ne olduğu, ne için olduğu bilinmiyorsa, böyle bir ortamda ne şiir kendisinden bekleneni gerçekleştirebilecek, ne de şiir okuyucuları tarafından tanınabilme imkânını bulabilecektir.  Şiirin yüzünü hiç kimsenin hatırlamadığı bir dünyada, birinin kalkıp şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu, ortalıkta dolaşan renkli ve solgun yüzlerce hayaletin yalnızca maskeler olduğunu söylemesi lâzım.’’[1]

  Şiirin yüzünün unutulduğu bir devirde şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu söylemek şaşılacak  şey mi? Çok sayıda derginin çıktığı, her ay yüzlerce şiirin(!) yayımlandığı bir zamanda bunu söyleyebilmek doğru mu?  Edebiyat dünyasının bir piyasaya dönüştüğü, bir üretim merkezi gibi seri bir biçimde yazılabilen  sanat eserlerinin olduğu bir  edebiyat piyasasında  şiir yoktur. Şiir sayısal loto oynar gibi de yazılmaz. Bu olmadı yırt, bu da olmadı yırt şiir böyle bir şey değildir. Şiir şaire gelir yeri ve zamanı yoktur gelmesinin. Şair gelen her ne ise  bilinçaltından onu daha görünür hale getirmeye çabalar hepsi bu. Bir şair(!) iki ay üzerinde çalıştım, şu kadar zamanda ancak yazabildim diyorsa yazdığı o şey asla şiir değildir. Şiir artıklarını çöp torbası yapanı, çöp torbasını şiir diye yutturanı gerçek şiir okuyucusuysak fark etmeliyiz. Bu madrabazlığa aldanmamayı insan  olma vasfına sahip çıkmak olarak görüyorum. Şiir insanın eksik yanına hitap eder. Şiir okudukça bütüne olan açlığımız artarak devam eder. Her insanın zevkinin, keyfinin, sanat anlayışının göreceli olduğu bir edebiyat dünyasında  neyin gerçek şiir olduğunu, neyin de sahte olduğunu anlamak kolay bir iş değildir. Şiiri tanımak ve kavramak başlı başına bir iştir çünkü. Nesir olarak yazılabiliyorsa bir şiir o yazılan şey şiir değildir. Şiir ancak söyleyiş biçimde ortaya çıkan bir sanat eseridir.  Neyi ne sebeple söylediğinin bir önemi yoktur. Farklı hiçbir sanat dalına dönüştürülerek söylenemediği için şiir olarak yazılmıştır ve  zaten bu  yüzden şiirdir.  Bir piyasa halini alan edebiyat dünyasında şiirin asla bulunmayacağını anlamamız gerekiyor. Şiir ve para asla bir arada barınamaz. Paranın, üstadlığın, apoletlerin, ağabeyciliğin, hatır- gönül ilişkilerinin,  edebiyat çeteciliğinin olduğu bir sanat dünyasında neyin sanat eseri olduğu anlaşılamaz. Takip ettiğimiz kadarıyla edebiyat dergilerinde gördüğümüz tablo şu: Sen benim şiir kitabımı, şiirimi kaleme al, tanıt. Ben de senin yazdığın kitabını öven, ele alan bir yazı yazayım. Kendi aramızda bir duvar örelim ve kimse bu ördüğümüz duvarı delmeye çalışmasın. Arkadaşlığın, ahbap- çavuş ilişkisinin olduğu bir camiada övgü ve sövgüden başka bir şey bulamayacağız.  Şiirin de artık para kazandırdığı çünkü ideolojikleştiği bir devirde yaşıyoruz. Şiir de karlı buldu bu işi doğrusu. Ama bizler paranın olmadığı yerde şiir vardır diyoruz ne ki şiir karın doyuruyordur orada şiirin asla olmayacağını ve bundan sonra da yine olamayacağını düşünüyoruz.

   Bu zamandan elli yıl kadar önce Turgut Uyar niye dergi çıkarıyoruz ki birbirimize mektup yazsak daha iyi diyordu. Çünkü az sayıda yüksek seviyede şair ve az sayıda ve yüksek seviyede bir okuyucu kümesi vardı. Şairin yazdığı  düşük bir seviyede mısrayı, kendisine hakaret kabul edip şaire bunun hesabını sorabilecek bir okuyucu mevcuttu o zamanlar.  Ama şimdilerde yaranın şiir ile nasıl pansuman edilebileceğini öğrenmek isteyen bir okuyucu  kümesi doğrusu azımsanamayacak derecededir. Hal böyle olunca gerçek şiirin de sahte  şiirin de ayrımına varılamıyor. Emily Dickinson hayatı boyunca tek bir şiir yayınlamamış ama bu şairin tek derdi şiirdi. Nerede ki bir şair(!) şan şöhret sahibi olmak istiyor felaketini istiyor demektir. Şöyle bir  karşı çıkış  ile de karşılaşabiliriz: Ama bu eleştirdikleriniz eserlerde mısralar da gözümüze çarpmıyor değil. Olabilir birkaç parlak mısranın olduğu bir esere şiir denilemeyeceğini  söylemek isterim. Yine başa dönersek şiirin piyasası olmaz  çünkü piyasada şiir bulunamaz, bulunmayacaktır. Son olarak İsmet Özel’in Esenlik Bildirsi adlı şiirinde geçen şu mısralar ile noktalamak istiyorum:

‘’Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
 gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
 gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
 o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir’’

[1] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu sayfa 9

 

[Şehrengiz Dergisi 14.sayı]

BOŞVERMİŞLİĞİN SANATI

10303947_10204017306088527_8953145932500373568_n

Nietzsche’nin ifadelendirmesiyle “tanrının öldüğüne” kanaat getirmiştik. Rolant Bartes’in canı istedi diye de “yazarın ölümünü” gördü gözlerimiz. Artık okuyucu, yazarının kendini tanrılaştırdığı metinlerden bıkmıştı. Belli ki tanrılık koltuğuna bu defa okuyucu ya da daha uzlaşılası bir nesne olarak metnin kendisi oturacaktı. Ne diyor adamlar: “Metin her şeydir ve onun dışında hiçbir şey yoktur.” “Putkıran” lakaplı dil anarşisti Derrida bütün metinlerin “oynak ve kaypak” olduğunu söyleyerek içimize kurt düşürdü. Böylece varlığımız okyanusun ortasında kaybolmuş bir pet şişe gibi kendini önemsemez hale gelmiş görünmeyi öğrenmişti. Hiç şüphesiz kendini önemsememekle kendini önemsemez görünmek birbirinden farklı şeylerdi. Yeni zamanların tercihi ikincisinden yana. Biz “içtihat kapısının” açık mı yoksa kapalı mı olduğu üzerine tartışaduralım, bütün metinleri bir çırpıda aynılaştıran hiççi yaşam tarzı, “yorumun” önündeki bütün duvarları kaldırdı. Belki de şimdi en büyük maharet, bir metni olabildiğince öznel yorumlayabilmek ve belki de onun yazarı hakkında ileri geri konuşabilmektir. Demem o ki, bir tür “sûizan”la metinlere yaklaşmayı öğrenmiş olduk. Ya da işimize nasıl geliyorsa öyle, ister “hüsnüzan”la ister “sûizan”la önümüzdeki metne yaklaşmak.. İşte bunlar hep ilk bakışta pragmatist hegemonyalara karşı bir başkaldırı gibi gözüken ama daha da yakından bakıldığında yeni bir pragmatizmin anahtarı gibi duran garip bilmeceler..

Zamanın ruhu hakkında Yusuf Kaplan’ın bir gazete yazısında (15.04.‘11) okuduğum tespiti şuydu: “Tek bir zeitgeist’ın bütün insanlığın zeitgeist’ı hâline gelmesi, ‘pornografi’nin tek gerçek katına yüksel/til/mesine yol açıyor: Yani bütün mesafeleri / farklılıkları ortadan kaldırıyor ve her şeyi tek bir algılama biçimine kilitleyerek, çağ hapishanesine kapatıyor insanlığı; ayartarak üstelik de.” Peki, bunu kim yapıyor bize? “Bunu Batılılar yapmıyor aslında. Algı kapılarımız kilitlendiği, körleştiği, çağ hapishanesine kapatıldığımız için, biz, bizzat kendimiz yapıyoruz!” Burada tek-tiplik şeklinde ifade edilen olgunun –paradoksal olsa da- küresel dünyada “çoğulculuk”, “çeşitlilik” diye adlandırıldığının altını çizmek istiyorum. Peyami Safa, sanatını ve yaşamını belli bir düşünceye dayandırma çabası içinde olan yazarlardan birisi olarak, zamanın ruhunun (zeitgeist) bizim bedenimize de giydirilmesinden ya da giydirilmek üzere olmasından muzdarip bir bitkinlikle –tutarlı ya da tutarsız- kendince tanımlamalar yapışı sırasında, Doğu-Batı Sentezi’nde nihilistleri tanımlarken “onlar hiçbir şeye inanmamanın rahatlığını, inanmanın zahmet ve mesuliyetlerine tercih edip nihilizmde karar kılarlar” ifadesini kullanmaktadır. Rahatlık.. Mutluluğumuzun, ekonomik kalkınmamızın, kahkahalarımızın temelinde bu tercih yatıyor olabilir mi? Zamanın ruhu sadece bizi etkilemiyor tabi, Türkiye’nin dışına çıkıp bölgesel ve tarihsel birliğimizin diğer unsurlarından birine, Araplara bakalım: Arap edebiyatının eleştirisini yapan Muhammed Kutub, İslam Düşüncesinde Sanat kitabında Arap yazarların Batıda türeyen edebiyat akımlarını “kutsal birer kitapmış gibi izlediklerini” söylüyor. Muhammed Kutub’a daha sonra tekrar döneceğiz. Doğu ve Batı Arasında İslam’da nihilizmin aslında maddeci ve bilimci çağ için gerekli bir “protesto” ve bir “arayış” olduğu gerçeğini teslim eden Aliya İzzetbegoviç, daha sonra onun hakkında şu tespiti yapıyor: “Fakat her arayış mutlaka bulmak demek değildir. Nihilizm bir hayal kırıklığıdır.”

Utanılası tarihin akışını değiştirmektense “tarihin sonunu” ilan etmek daha kolay olacaktı. Nitekim teknolojinin hızla gelişimi de insan yaşamının kolaya koşmasının bir sonucu değil miydi? “Zor” olan zihinde başlayıp zihnimizde ilerleyişini sürdürürken, “kolay” olan elimizde ve belimizde şekilleniyordu. Sonra temellerine kadar inildi bu birikimin. Temellendirmelerden usanmıştık ki “temelsizliğin” moda olduğu bir mevsime kapı aralandı. Böylece kendi içinde başlayıp kendi içinde devinen ve kendi içinde kahrolası batışını gerçekleştiren değerler haline geldi her şey. Moda olan şey, çokanlamlılık, çoğulculuk gibi kavramlardır şimdi. Nedense çoktanrıcılık kelimesini çağrıştırıyor bütün bunlar. “Her kim şiir önemlidir, büyüktür derse, aslında ben önemliyim, ben büyüğüm diyordur” cümlesinin sahibi İsmet Özel şöyle diyor Şiir Okuma Kılavuzu’nda: “Şiir insanın ve insanlığın sahici dili olduğu için ifade ettiği çeşitlilikten çekinmez.” Şiirin kendisi her şeyden daha değerliyse ve insanlığın sahici dili şiirse, neden çekinsin ki bu çeşitlilikten? “Çeşitlilik” fena bir kavram değil, fakat biz ne tür bir çeşitliliği dile getirdiğimizi bazen atlıyoruz bence.. Ayrıca şiirle ilgili bu yüceltici ifadeleri söyleten güç hakkında da tartışmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu biraz da edebiyat-ideoloji meselesiyle alakalı, buna daha sonra değineceğiz. Ama burada şunu söylemek isterim ki, sanatın herhangi bir dalını kutsallaştırıp amaç haline getirdiğimizde, onu ne amaçla kullanacağımız konusu önemini yitiriyor. Eşya için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Nitekim günümüzde üretim-tüketim döngüsündeki baş döndürücü hız, üretilen şeylerin ne amaçla kullanılacağının çoğunlukla sorgulanmaması ve bunun bir yaşam tarzına dönüşmesinin eseridir. O halde İsmet Özel’in şiirin kutsallığından dilin (Türkçenin) kutsallığına, oradan da o dili konuşanların (Türklerin) kutsallığına ulaşması bizi şaşırtmamalı.

Avrupa toplumlarının öncülüğünde devam eden yürüyüşümüz sanat alanında atılan adımları da etkiliyor şüphesiz. Etkilenen sadece Türk edebiyatı değil daha önce de söylediğimiz gibi; Arap edebiyatı, Fars edebiyatı, Kürt edebiyatı ve benzeri bizim ortak millet/din ve ortak tarih tecrübemizin olduğu halkların edebiyatları da bu yürüyüşün temposuna ayak uyduruyor. Bahsettiğimiz bu uyuşma edebiyatların sadece içeriklerini değil aynı zamanda yöntemlerini de kapsıyor. Bir örnek vermek gerekirse Arap belagatinin yeniden tartışılmasına katkıda bulunan Hilmi Ali Merzûk, Fî Felsefeti’l-Belâgati’l-‘Arabiyye adlı çalışmasında Arap belagatini Batı edebiyat akımlarının ışığında ve kısmen geçmişe (Cürcân’iye) dönerek yeniden yapılandırmak istiyor. Yazar bu çalışmasında dili keskin sınırlarla ikiye ayırıyor: günlük konuşma dili ve edebiyat dili. Böyle bir ayrımın bu kadar kesin bir çizgiyle belirlenmesi, edebiyatın şaşaalı bir dil kullanmasıyla ilgili değil. Aksine edebiyatın güncel dilinden yanadır yazar. Fakat buradaki ayrım, anladığım kadarıyla, edebiyatın kendi başına bir amaç haline getirilmesi ve kutsanması isteğinden ileri gelmektedir. Nitekim yazarın sözünü ettiği ayrımsama kendini daha ziyade içerikte gösteriyor. Ona göre “şiir, şairin izlenimlerinden ibarettir”. Belli ki Fransa’da 19.yüzyılda ortaya çıkan izlenimciler akımının bir etkisi bu.. Ve yine yazara göre şiiri en güzel tanımlayanlar, onu “sözcüklerle seslendirilmiş duygular” olarak görenlerdir. Buna göre şiir, bir duygu patlaması anının ortaya çıkardığı olağanüstü dil becerileri olmaktadır. Tabi ki yazar burada “şiir budur” derken aslında “şiir bu olmalıdır” demiş oluyor ve tercihlerini mutlaklaştırıyor. Ayrıca çalışmasının bir yerinde, bir taraftan Avrupa’da psikoloji, sosyoloji gibi ilimlerin doğuşuyla birlikte edebiyatın alanının da genişlediğini, artık edebiyatın toplumsal olayları, psikolojik etkilenmeleri ve ahlaki olguları dile getireceğini söylerken, diğer taraftan şairin şiirde kendi düşüncelerini tamamen saklaması gerektiğini, aksi durumda şiiri şiir olmaktan çıkaracağını savunuyor. Bunları yenilik olarak görmesi, Arapçanın tarihinde var olan toplumsal olaylarla bağlantılı psikolojik, sosyolojik, dini, tarihi vs. içerikli birçok edebi ürünü yok saymasını gerektirebilir. Ayrıca şiir-nazım ayrımını edebi ürünün içeriğiyle ilişkilendirmesi, başka bir ifadeyle bu ayrımın temeline ürün sahibinin ideolojik yaklaşımını eserinde gösterip göstermediği meselesini yerleştirmesi, akıllara Türkiye’de Mehmed Âkif şiirinin şiir olmadığını söyleyenleri getiriyor. (Mehmed Âkif meselesine tekrar döneceğiz.) Diğer taraftan yazarın Batının birkaç yüzyılda yaşadığı sanatsal çalkalanmaları, tartışmaları ve Batıda temellenen yaşantıları kendi diline ve sanatına bir anda yaşatmak istemesi de ayrıca tartışılmalıdır. Sözünü ettiğimiz bu entelektüel baskı Türkiye’nin kaderinde de mevcuttur.

“Derrida ve onu izleyen edebiyat kuramcıları edebiyatın hakikat ile ilişkisi konusunda köktenci bir çözüm getiriyor ve diyorlar ki dilin kendi doğası zaten hakikati ifade etmeye engeldir.” (Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri). Hakikati terk etmek için aranan gerekçelerden biri bulunmuştur artık.. Yine Yusuf Kaplan’ın dediği gibi: “Biz şu anda hakikatin yitirildiği bir çağda yaşamıyoruz, hakikatin yitirildiği hakikatinin yitirildiği bir çağda yaşıyoruz.” (Şehrengiz, 10.sayı). Artık hakikat de “ölmüştür”. Arayan da yok, zira olmayan bir şeyin arayışı da nafile! Böylece edebiyat da çağın bütün başıboş atları gibi kendini uçsuz bucaksız çayırlara salacak, ne kadar “özgür” olabilirse o kadar övgüye layık görülecektir. (Tıpkı moda olan diğer söylemler gibi: tarihin sonu, felsefenin sonu, insanın sonu, bilimin sonu, yazarın ölümü, Tanrı’nın ölümü, dünyanın sonu… Kıyamet, hemen şimdi!) Bütün değerleri çökertmenin hazzını yaşıyoruz. Kimsenin belli bir sınırla yetinmeyi bilmediği bir dünyada edebiyatın belli bir sınırda durmasını beklemek aptallık olur. Şiiri ve eleştiriyi de içine alarak bütün edebiyat türleriyle birlikte çağın yolculuğuna katılan insan, bize altın tepsi içinde bir hediye sunuyor: “amaçsızlık”. Ve elbette biz onu bir ılık rüya içer gibi alıyoruz kolayca. En iyisini yazmaya çalışıyoruz olmuyor, en beğenileni yazmaya çalışıyoruz ayıp kaçıyor, o halde en saçma olanı yazarak tıpkı yaşadığımız günlerin felsefesi gibi metnimizi de bir güzel beğendiriyoruz dergilere.

Kutsal metinler dahil bütün metinleri ne kadar tüketebiliyorsak o kadar tüketmeliyiz ve bunun için de ne kadar üretilirse o kadar iyidir bir metnin kaderi.. Andrey Tarkovski Mühürlenmiş Zaman’da sanat-kitle ilişkisinin özünü günümüzde “tüketme” kavramının oluşturmasından yakınmaktadır. Metne ve genel olarak sanat ürününe kendi arzularımızla yaklaşmak “çok anlamlılık” adına bir üretme faaliyeti gibi görünse de aslında bu bir tür tüketmedir. Mademki haz almak için yazmıştır yazar, o halde haz almak için okuruz. Çoğaltırız anlamı haz almak için. Anlamak istediğimiz gibi anlarız. Genişletir sonsuzlaştırırız anlamı. Konserve haline getiririz bilgiyi, canımız istediğinde kullanırız. Heykele dönüştürürüz duyguları. Söker yeniden yaparız. Her gün yeni bir anlamın peşinde koşarız, daha onu kavramadan bir diğerine geçeriz. Zamanımız kısıtlıdır. Böylece gerek bir yazar gerekse bir okur olarak yarıştırırız hazlarımızı.. Kim kazanır dersiniz bu yarışta? İki taraf da yaptığından haz alıyorsa, kazananın ne önemi var? Her birimizin, kafasını kendi yalnızlığına gömerek topluma katıldığı bir ortamda, bir şeyler yazıyoruz orada burada.. Nasılsa yazıyoruz işte.. Ve nasılsa okuyorsunuz siz de.. Önemli olan da bu değil mi? Önemli olanın ne olduğunu kim soracak bize? Kim bizi yoklayacak, ceplerimize kim bakacak? Çayımızı, sigaramızı içeriz ve ayrılırız ödeme noktasından sonra.. İkinci, üçüncü, dördüncü ve daha bilmem kaçıncı kimliklerimizle hayatın başka boyutlarında sürdürürüz varlığımızı. Harflerden kuleler oluşturmak için geçeriz masa başına, çocuklar gibi sevinerek, insanlar gibi ve elbette kediler gibi.. Her birimizin, ucuzluğunu kendi bencilliğine bulayarak yalayıp yuttuğu, kavgasını kendi karanlık yatağında kendi başına adlandırdığı bir çağda, bilmem ortak bir şeyden söz edebilir miyiz artık? Mesela ortak bir odadan söz açabilir mi, kendine güvenen bir babayiğit? Baba aynı odada olduğunu iddia edebilir mi oğluyla? Nasılsa yaşıyoruz, bu değil mi önemli olan? Hem kim soracak bize önemli olanın ne olduğunu? Bütün bencil kıvrımlarımızdan süzülüp gelen bir kimlikler yığını oluşmayacak nasıl olsa? Kim olduğumuz büyük bir kimliğin arasında karışıp önemsizleşmeyecek? Ya da önemsizleşecek, ne fark eder?

Öyleyse her birimiz için bir umutsuzluktan bahsedebiliriz, bir umuttan bahsedebildiğimiz gibi. Hatta her birimizin yokluğundan bahsetmek mesela, tıpkı varlığı gibi.. Bir boşluğundan bahsetmek, kütlesinden ve hacminden hemen sonra.. Bedenimizin bütün geometrilerinden bağımsız bir varlığımız varsa eğer ve dahası o varlığı bu dünyanın görünen maddi keşmekeşinden bağımsız bir kulübede barındırabiliyorsak eğer, sonra onu kaslı bir kurt gibi salabiliyorsak mağaradan yeni kaçmışların üzerine, işte tam da bu yüzden adlandırmalar peşindeyiz demektir. Çünkü her adlandırma bir aldanma ve her aldanma bir mutluluk emaresidir. Koşuyoruz ya, daha ne olsun! Mademki, “dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir” (Kuran, 47/36); o halde bu tam da aradığımız bir şey.. O halde oyun olsun diye yaşıyor, oyun olsun diye yazıyoruz.. Kelimelerle oynayıp gol atıyoruz çoğu zaman.. Şairsek oyunun kralı bizde, yazarsak gel keyfim gel, okursak canına okuruz yazarın.. Demek ki çocukluğumuzdan beri ve hatta yüzyıllardan beri göğsümüzde taşıdığımız kara kuru madalyayı çıkarıp atmalı; bu tozlu paltoyu, bu kravatı, bu eteği, bu kanlı gömleği, bu Yusuf gömleğini, bu kırmızıları, şeffafları, bu yünlü tüylü şeyleri, bu kayganları, bu eşsiz pahalıları çıkarıp atmalı ve oyuna katılmalıyız bu saatten sonra.. Örneğin şiirden bahsediyoruz, her şeyden bahsedebileceğimiz kadar geniş ama sonuçta hiçbir şeyden bahsetmemiş olmanın rahatlığına erebileceğimiz kadar da temiz bir konu! Ne fark eder? Hikâyeden mi bahsediyoruz, aşktan mı, ekonomik gelişmelerden mi? Fakirlik edebiyatı mı yapacağız, reklam metni mi yazacağız, ağlatacak mıyız buruk yürekleri? Öyleyse sanata bodoslama dalacağız ve başarılı olacağız, olay budur! Örneğin aşk, ipinden boşalmış bir boğa gibi dalacak satırların arasına, yitecek zaman, mefhum ölecek; sanıldığı kadar kolay ve bir o kadar da keyifli.. “Dil” yoktur çünkü, “dilim” vardır; “aşk” yoktur çünkü, varsa eğer “aşk anlayışım” vardır benim.. Ben varım, varsa eğer varlık diye bir şey..

Tarihsel sürecin ilk aşamalarında birbirimizin kafasını taşla, demirle, ateşle ezdik. Zaman oldu boğduk derin sularda düşmanımızı. Kalemimiz çividendi, insan derilerinden ciltlenmiş hukuk kitapları karaladık, yaktık kütüphaneleri zaman geldi.. Sonra modern çağa erdik, makineler edindik kendimize, çarklarla kemirdik birbirimizi, füze rampalarına kadar vardırdık sanatı.. Charlie Chaplin’in koyun sürüsüne benzettiği gibi sürüleşen kalabalığımızla dolup boşaldık fabrikalara.. Sanat toplumsal sınıfların kavgasından tut da dünyanın kutuplaşmış dev güçleri arasındaki atomsal tehditlere kadar her alana savurdu külünü.. Kalem plastiktendi, okul kauçuktan, sıralar metal, tahta petrol, zil hababam sınıfı.. Sonra postmodern döneme erdik. Dediler neyle ezebilirsen ez kafasını yalnızlığın, neyle sevebilirsen sev dostunu, koy gitsin! Yorulduk artık.. Oturup kaldık tuşların başına.. Mesela “ben kendi stilimi oluşturuyorum” dedi adam kadına. Ve bastı kendini kendi yaptığı kalıba. Tam dinle yollarımızı ayırıyorduk ki, daha akıllı bir öğretmenimiz çıkageldi: siz ne yapıyorsunuz çocuklar, dedi, her şeyin mubah olduğu bir çağda dinle yollarını ayırmak de nesi? Ve böylece dindarlaştık yeni baştan. Ve böylece “din” yoktu, hatta “benim dinim” bile yoktu belki ama “benim din anlayışım” gibi daha afilli bir aidiyet vardı dosyalarımızda. Aydınlanıyorduk bilmem kaç amperlik ampul yanmış gibi çalışma masamızın üzerinde. Mutlu oluyorduk çikolata yemiş gibi her an. Artık yüzyıllardır suratı asık ve kaşları çatık bir biçimde karşımıza çıkan öğretiler yerine, şimdi yanakları al al, dudakları bal bal din adamları çıkıp palyaçodan ziyade eğlendirerek cennetimizi sağlıyordu daha ölmeden. Tanrı kankamızdı nasıl olsa, dindardık, muhafazakârdık nasıl olsa.. Eğer hala beynimiz varsa bir parça da sorgulamalıydık. Neyi? Elbette sınır tanımadan ve her şeyi.. “Sınırlar, yürümeyi bilmeyenler içindir..” Eğer tanıyacağımız bir “sınır”dan söz edeceksek, bu “sınır” mutlaka bizim mutluluğumuza köle olmak zorunda kalan bir araç olmalı ki biz tutup onu amaç haline getirebilelim. Biz araçları amaç haline getirmeyi iyi biliriz. Öyle ki, sorgulama bir araçken, şayet yaşımızı uzatacaksa, bizi ölümsüz kılacaksa, bencilliğimizi okşayacaksa, onu amaç haline getirip ona tapabiliriz: sorgulayabiliriz mesela bilimi, sanatı, dini, özgürlüğü, aklı, tarihi, tanrıyı, aşkı.. Allah’ın peygambere “yakışmazdı” (Kuran, 36/69) dediği şiiri ve yazıyı amaç haline getirebiliriz. Yazabiliriz yazmak için, okuyabiliriz okumak için, yaşayabiliriz yaşamak için, ölebiliriz ölmek için.. Ve böylece mutlu oluruz: biz mutlu olmayı sizden öğrenecek değiliz! Hece’nin Modernizmden Postmodernizme özel sayısında Mustafa Aydın’ın yazısında geçiyor: “Postmodernizm, genel olarak modernitenin doğurduğu gerilimler ve sorunlara karşı eleştiri işlevi yerine getirmek üzere ortaya çıkmış bir akım olarak kabul edilmektedir.” Eleştiri hafif kalır, hatta bir isyan denmeliydi bence. Ama bu isyan nasıl bir noktaya vardı? Aynı yazıdan yine alıntı yapmak istiyorum (İhab Hassan söylüyor): “Artık postmodernizm değişmiş, yanlış yola girmiştir. İdeolojik saldırganlık ile gizemsizleştirici hafiflik arasında sıkışan, kendi yarattığı kitsch’in tuzağına düşen postmodernizm, eklektik bir alaycılığa, sahte hazlarımızı, basit inançsızlıklarımızı gizleyen bir şehvet kalıntısına dönüşmüştür.” Hasan Bülent Kahraman da Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat adlı eserinde “post-entelektüel” diye bir kavramı temellendirmeye çalışırken, bu entelektüelin özelliklerini “inkârcı”, “ideolojik olanı reddedici”, “etik olanın reddedicisi” ve buna benzer niteliklerle sıralıyor. Ayrıca şöyle diyor: “söylemin bir boş gösterene dönüşmesi, ister istemez söylemin öncülü olan bilincin tükenmesi anlamına da gelir.” Düşünün ki bilinçsizlik ya da bilincin tükenmişliği üzerine kurulmuş bir edebiyat..

Ne kadar büyüdü yalnızlığımız.. Küresel yalnızlık hareketinin öncüleriyiz artık. Belki bir gün bütün yalnızlar toplanıp bu meydanı basacağız. Nükleer boyutlara ulaşan yalnızlığımızın küresel ölçekte bir istatistiği çıkarılacak olsa belki bize acınıp üzerimize birkaç makale döşenebilir. Ferahlanılabilir belki. Göstergebilimin verilerine konu oluruz, kaçarız buralardan. Bu arada yalnızlık soyut bir kavram değil sanıldığı gibi dostlar! O, maddenin kendisi.. Anlamın silinip yok olduğu şu dünyada, ne fark eder, yalnızlık ha iyi bir şey olmuş ha kötü bir şey! Nasıl olsa kalabalığız, ölüler bile kalabalık nasıl olsa! Ve karanlığı da yendiğimize göre büyük bir enerji atılımıyla, o halde korkacak ne kaldı geriye? Varsın yazılsın yazı.. Varsın okunsun.. 1500 vuruşluk bir yazı teslim edilsin gazeteye..

“İdeolojik anıştırmalar” şaire göre “şiiri güdük bir haberleşme alanı durumuna sokar”. İsmet Özel’in de savunduğu görüşe göre “şiirler, bir dünya görüşünün metinleri değildir”. “Benimsediği düşüncelerin şiirlerde terennüm edilmesini özleyen insan ne zavallıdır!” Şair burada tamamen düşünceden soyutlanmış bir şiir varlığından söz etmiyor elbette. Nitekim başka bir yerde “şiirde alttan akan bir düşüncenin varlığını kabul ediyorum” diyor. Ama ne kadar alttan akacak bu? Kimi rahatsız etmeyecek kadar alttan akmalı? Sistemi rahatsız etmesi bu anlayıştaki bir şiir için olumlu bir taraf; peki, konformist okuyucuyu da rahatsız etmemeli mi aynı şekilde? Birçok eski alışkanlığını terk etmiş eski okuyucu bu akışın ne kadar alttan olacağına bizzat kendi mi karar verecek? Rahatsız olursa ne olur? Şiir çöpe gidecek belki.. İsmet Özel “şiir budur” derken veya demeye getirirken, “şiir bu olmalıdır” demiş oluyor veya “bunun dışındakilere ben şiir demem” demeye getiriyor. Başka bir yerde şiiri “başkaldıranların sesi” diye tanımlaması onun böyle bir üslup kullandığının ispatıdır. Çünkü eğer şiir başkaldıranların sesiyse, yaltaklananların yazdığı şeyler şiir olmamak zorundadır. “Şiir, kuramların despotluğuna ayak uyduramaz” ifadesinin sahibi Özel, Şiir Okuma Kılavuzu’nda savunduğu görüşleriyle bütün kuramların dışındaki bir şiir anlayışını savunduğundan emin olabilir mi? İsmet Özel’in şiir için söylediği bu sözleri birçok eleştirmen roman, hikâye, anı vb. başka sanat dalları için de söylüyor. Yani bütün sanatsal ürünler ideolojilerden, fikirden, kavgadan uzak duracak.. Peki, neyi yazacağız biz? Edebiyat hiçbir şeyi yazmayanların toplanma alanıdır belki, olsun. Bakın ne oldu! Edebiyat her şeye ve herkese küstü, konuşmuyor sizinle.. İdeolojiye hizmet etmeyecek, dinden bahsetmeyecek, dilden bahsetmesi de sıkıcı olur kendinden bahsedenlerin sıkıcılığı gibi.. Doğrulardan bahsetmeyeceğinden emin olabilirsiniz, gerçeklik ölmüş zira, haberlerde verdiler; yanlışlarla işi olmayacağını biliyorsunuz zaten.. Anlamsızlığın, saçmalığın ortasında, kaosun, bokun ortasında, kokuşmuşluğun, bin bir surat gezintilerin ortasında, kara çalmaların, mide patlatmaların ortasında, kimse kalkıp bizden adam akıllı konulara değinmemizi, dünyayı kurtaracak projelerden söz etmemizi beklemesin! Aydınlandık ve başımız ağrıdı, fazla ışık baş ağrısı yapar zaten.. Biraz karanlık iyi gelecek.. Özel’in de dediği gibi “modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur”. Hem modern-sonrası da öyle değil mi? Aslında bunlar bir aldatmaca! Bütün postmodern edebiyat ürünleri istedikleri gibi dini söylemleri de düşünsel öğretileri de kendi ürünlerinde kullanmanın bir yolunu buluyorlar. Ayetlerin, hadislerin, ayinlerin, devrimlerin vs. şiirlerde, romanlarda, senaryolarda kum gibi kaynadığını görüyorsunuz. Zaten bunların sanat eserine konu olmasında sorun yok. Eğer bunları ciddiye alıyorsan o zaman sorun çıkıyor. Çağ bizden şunu istiyor: hiçbir şeyi ciddiye almayacaksınız! İşte yeni dinimiz tam olarak budur ve bütün sanat eserleri bu dinin öğretileriyle doludur. O halde bu yazının ve bu satırların sahibi ne kadar ciddiyet taşıyor bu işi yaparken? Birtakım yazarlardan alıntılar yapıyor ve onları yorumluyor, bunu yaparken kendi arzularından başka bir ölçüsü var mı? Ve siz okuyucular, ne kadar ciddiye alacaksınız bu meseleyi? Zamanımızın en büyük cesaret gösterisi, sanatçının, eleştirmenin ve okurun, kendi söyledikleri ve okudukları dâhil hiçbir şeyi ciddiye almamasıdır.

Buraya kadar anlattıklarımız, eğer bir derdi yüklenmiyorsak, ruhumuzu okşayabilir. Mademki bireyin merkeze konulduğu, kutsandığı, eksen haline getirildiği ve onun sonsuz özgürlüklerinin savunulduğu bir çağdayız, o halde bizler de birer birey olarak bu akışın içinde kendi inançlarımızı, kendi geleneklerimizi veya neyi seviyorsak onu sanatlaştırabilir, onu çağın serbestlik alanı içinde en güzel bir biçimde nasıl dile getireceğimizin yolunu arayabiliriz. Bunu söylemek bile fazla. Bugün yaşadığımız hayat bu çünkü. Oysa işte burada yanıldığımızı sanıyorum. Biraz önce bahsettiğim gibi “tek-tiplik” ve “çok yönlülük” çağın bize sunduğu imkân tepsisinin içinde aynı anda var olmaktadır. Eski dünyanın “güçlü olan kazanır” ilkesi bir yandan geçerliliğini korurken, diğer yandan gücün tanımındaki birtakım değişmelerle ilgili olarak günümüzde eğer her şeyin serbest olduğu bir dünyadan bahsediyorsak, biraz önceki cümleye bir de “iyi oynayan kazanır” cümlesini eklemek zorunda kalacağız. Yani güç ister kılıç, bomba, ister medya, propaganda, sanat, isterse bilgi olsun, güçlü olan kazanacak. Adaleti de onlar tanımlayacak elbette. Anlamın buharlaşmasının bizi rahatlatan, bizi çıplaklığımızın hazzıyla baş başa bırakan tatlı yanından bahsetmişken hemen aldanmamalıydık. Bunları da düşünmeliydik bir zahmet! Bu bağlamda Metin Cengiz’in Küreselleşme Postmodernizm ve Edebiyat kitabında geçen şu satırları buraya ekleyelim: “Anlamın bu biçimde silinmesi, düne kadar doğru bulduğumuz her şeye kuşku gölgesinin düşmesi hatta doğruların yanlışlarla harmanlanması, bir gerçekliğin kaybını da beraberinde doğurdu. Bu da elbette zaten günlük gerçekliğin boğuntusunda, günlük hayat gailesinin cehenneminde yaşayan çoğunluğun değil de bu çoğunluğu manipüle eden egemenlerin işine gelmiştir. Anlamın anlamına, anlamlandırılmasına, içeriğine, geçirgenliğine, kayganlığına, çetrefilliğine ilişkin çözümlemeler sistemin yapısını sergilerken, sistem de kendi yapılanmasını bu belirsizlik üzerinden yeniden kurgulama, tanımlama olanağı buldu. Üstelik bunu karşıtlarıyla, muhalif olanları benzeterek, birlikte üretip silerek, muhalif sistemlerin sistemsel benzerliğine atıfta bulunarak ve hatta sisteme özgü bütün olumsuzlukları ona atfederek yaptı.”

İsmet Özel’in de savunduğu bir şiir anlayışından bahsetmiştik. Zamanımızı ve mekânımızı etkisi altına alan anlayışın bir parçası olarak… Ayrıca Mehmed Âkif gibi şiirini düşünceleriyle, kavgasıyla, yaşamıyla, halkının dertleriyle ve ayetlerle dolduran bir şairin yazdıklarının bu devirde pek de şiirden sayılmadığını da söylemiştik. Burada dikkatimi çeken bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Daha önce İsmet Özel’in şiirlerini yayınlamış olan şair-yayıncı Ali Ural, Merdiven Şiir dergisinin bir sayısında Âkif’in Paltosundan Çıkmak adlı yazısında bakın ne diyor: “Şiir insandan koptu. Başıboş bir uçurtma gibi kısa bir süre havada çırpındıktan sonra elektrik tellerine takıldı. İnsanla bağını koparan her şey gibi yara aldı. Rüzgâra savrulan kuyruğuna bakarak onu uçuyor sanmakla, elektrik direğine tırmanarak onu kurtarabileceğini sanmak aldanışın iki tehlikeli yüzü. Yeni bir uçurtmaya ihtiyaç var eski rüzgârlarla yükselecek olan. İnsana ihtiyaç var, insan heykellerine değil. İpin ucundan tutabilecek insan ellerine ihtiyaç var. Cahiliye dönemi şairleri şiirlerini Kâbe’ye asarsak kutsadılar şiirlerini. Modern zamanların şairleri kutsala iliştirebilecek şiirden yoksun olduklarından benliklerini kutsallaştırıp şiirlerine astılar. Biz mi ne diyoruz? Şunu: Şairler kendi putlarını kırmadan şiir yazamayacaklardır.” Bu metni içeren editör yazısının “Âkif’in Paltosundan Çıkmak” başlığını taşıdığını bir kez daha hatırlatayım. Ne demek istediğim sanırım anlaşılıyor.. Sonra şöyle diyor Ali Ural: “Bülbüllerin çokluğuna bakıp gül devrinde olduğumuzu mu sanmalı!”

Öyle ya, “dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu” (Kuran, 47/36) söyleyen Kur’ân, aynı zamanda şunu da söylüyor: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sandı?” (75/36) Yukarıda birtakım yazar ve eleştirmenlerin sanatı dinden ve düşünceden nasıl uzaklaştırmak istediklerini ya da uzaklaştıranları nasıl haklı gördüklerini aktarmıştık. Sanki dinsizlik, düşüncesizlik mümkünmüş gibi.. Aslında bu biraz da dinin “teoloji” olarak, düşüncenin de “ideoloji” olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Aliya bu bakış açısını doğru bulmuyor. Şöyle diyor: “Din ilmi olmaz. Hakiki dini ve ahlaki meseleleri uygun bir şekilde dram, tiyatro ve roman ifade edebilir. İncil’le Kuran teoloji kitapları değillerdir. Bu husus din ile sanat arasında bir başka temas ve hatta bağımlılık noktasıdır. (…) Din ile sanat arasındaki temas noktaları hakkındaki bu mütalaayı sona erdirirken kaydedelim ki, sanat, insanı ararken, bu bir bakıma Allah’ı arayış oluyor.”

“Ağızların tadını kaçıran ölümü” sıkça anıyor muyuz? Peki, biz şimdi Müslümanlıktan bahsetsek konudan uzaklaşmış olur muyuz? Her şeyi bitmiş mi saydık biz şimdi? Umutsuzluğu mu esas almalıyız bundan böyle? Eğer böyle düşünüyorsak, bu bizim her şeyin kolayına kaçan çağdaş alışkanlıklarımızın bir yansımasıdır. Bilgiyi ürettiğimizde de amaçsızca üretiyor, bencilce bir haz alıyoruz bu üretimden ve onu tükettiğimizde de aynı şeyi yapıyoruz. Ve belki de üstesinden gelemeyeceğimiz şeylere hiç girişmiyor veya nostaljik tekrarlarla yetiniyoruz. Oysa Muhammed Kutub boş yere mi yazdı “İslam Düşüncesinde Sanat” kitabını? Boş yere mi orada İslam düşüncesinin doğasından, insana bakışından, gerçekçiliğinden, duyguyla ilişkisinden, kader ve kaza unsurlarından ve İslam sanatından bahsetti? Sanatın özgürlükle ilişkisini M. Kutub, postmodernizmin sınır tanımaz sanat düşüncesinden oldukça farklı olarak, şöyle açıklıyor: “Sanat engel tanımaz; din, dil, ırk ve vatan kabul etmez.” Açıktır ki, bu iki sınırsızlaştırma arasında fark var, birisi onun belki de insan için son derece gerekli olan sınırları çiğnemesi gerektiğinden bahsederken, diğeri onun evrenselliğinden bahsediyor. Şu ayeti getiriyor: “Biz sizi tanışasınız diye kabilelere ve milletlere ayırdık.” (Kuran 49/13) Daha önce Muhammed Kutub’un çağdaş Arap ediplerinin Batıdaki edebiyat akımlarını taklit ederek kendilerini nasıl bir açmaza sürüklediklerini söylediğinden bahsetmiştik. Ve yazar sonra şöyle söylüyor: “Evet, İslam’a dönmek zorundayız.”

Ne kadar tuhaf bir halimiz var ki postmodernizmin hastalıklarını iyileştirmek için aklımıza en fazla modernizme dönmek geliyor. Hayır efendim, çare modernizme dönüş değil. Ortaçağa dönüş değil. Osmanlı’ya dönüş hiç değil. Yeni zamanların sürdürülmesi asla değil.. Geçmişe sırt çevirmek de değil.. İslam’a dönüş de öyle ha deyince olacak bir şey değil. Çare her neyse, kolay olmayanda.. Tabi çareyi gerektirecek bir hastalığın varlığı ciddiye alınacaksa eğer.. Belki de bize sağlık da yaramayacak bu anlamda.. Ve belki de bize özgürlüğün böylesi yaramayacak. Belki de bize bir “teslimiyet” gerek; Aliya’nın dediği gibi “Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır!” Ya da Üsküdar’da bir çay akşamında Abdullah Şahin’den duyduğum şey: “Sanata bulaşmış insan, kendini sınırlandırabilmeli ki, önünü daha iyi görebilsin ve bulunduğu yerde daha iyi derinleşebilsin..” Hürmetler..

[Şehrengiz Dergisi 14.sayı]

İsmet Özel okumak orucu bozar mı?

.:: Bilal Can ::.

Kitabı araladığınızda elinize düşen cümleleri duyabilmek için aklınızı sabitlemeniz lazım iki nokta arasındaki cümlelere.

Ana mesele insan
“insan olmak ırkçılığın reddedilmesine imkân veren yetkilerle donatılmış olmak demektir” Eşref-i mahlûkat sıfatıyla donatılan insan kendini bilip bu uğurda yürürse “üstün ve şerefli mahlûk” olarak anılabilir. Kendini kaybedip “özdeki insan” tasavvurundan uzak bir yaşantıya giderse -zahir ve batın olarak fark etmez- “esfeli safilin” kadar düşebilir.

Özel “Surat Asmak Hakkımız” kitabında batı karşısında düşünsel bir eylem ile safları(mızı) belirtiyor. Nasıl durmamızı ve bize sunulanın ne olduğunu ruhi ve fiziksel bağlamda çözümlemesini yaparak detaylı olarak sunuyor ve diyor ki “bizler dedelerimizin yanılgılarını devraldık” Müslümanların tuhi olarak hükmen mağlup başlamasının sebebi olarak başlarına musallat olan felaketin başımıza musallat olanın gücüne sahip olmadıklarını sandıkları içindir.

Batılıların bize sunduğu fikirleri ve yaşam koşullarını eleştirmeden kabul etmiş olursak bundan sonra başımıza gelecek felaketlere hazırlıklı olmamız gerektiğini ve “batının bir avı” olduğumuzu içimize sindirmemiz gerektiğini belirtmiştir. “surat asmak hakkımız diyoruz ama, bunu eleştiri hakkımızı elde tutabilmek için söylüyoruz” işte kitaba ismini veren cümlenin söylenme nedenini bu paragrafta böylece dile getirebiliriz.

“Müslüman demek değişmez hakikatin Kuran-ı Kerim’de ifade edildiğini bilen kimse demektir” diyor Özel ve bu tanım üzerinden “beşeri durumunu hakikate göre değerlendiren kişi” olarak sürdürüyor söylemini. Hakikate uygun olmayan işlemiz o zaman bir hüsranla sonuçlanacaktır. Bu iki kere ikinin dört etmesi kadar açıktır.

Kitap genel olarak bir karşı duruş bir eylemsel nitelik taşır. Bu yüzden karşı duruş nasıl oruç bozmuyorsa İsmet Özel okumak da orucu bozmaz. Sağlam temeller üzerinde bir düşünsel duruş olarak kendi yerini ve safını belirginleştiren bir yazar/şair’in söyledikleridir okunan.

[Şehrengiz II / eylül-ekim 2009]

“Of Not Being A Jew İlaveler ve Vaat Edilmiş Bir Şiir” Üzerine

.:: İsa Karaaslan ::.

Ne yaşadıysak bir başımıza yaşadık
En iyisinden en kötüsüne
Ve bilhassa yaşadıklarımızın en iyisinde
Yapayalnızdık
Bir iyi habere yalnızlık sırasında mı ulaştık
(JE ME RENDS OÙ)

İsmet Özel iki bin beş yılında yayınlamış olduğu OF NOT BEİNG A JEW isimli şiir kitabından sonra geçtiğimiz aylarda son şiir kitabını Of NOT BEİNG A JEW İLAVELER VE VAAT EDİLMİŞ BİR ŞİİR ismiyle yayınladı.

Kitapta ağırlıklı olarak ismetozel.org, merdiven şiir ve karagöz dergilerinde yayınlamış olduğu şiirleriyle hiçbir yerde yayınlanmadan karşımıza çıkan ilk kitabında yalnızca isimlerini bulundurarak okuyucuya daha sonra yazılacağını vaat ettiği şiirlerinden Dinosoros’un Rinoseroslara Bitimsiz Yakınması isimli uzun soluklu şiiri yer alıyor.

Daha Önce İbrahim Tüzer’in Kırılan Kalp Azalan Yaratıcı Güç: Of Not Being A Jew diyerek dikkat çektiği tespitini İlaveler Ve Vaat Edilmiş Bir Şiir kitabı için bir nebze daha ileri götürebiliriz. İlerleyen yaşında hala şiir yazmaya devam eden İsmet Özel’in buna bağlı olarak kendisinin de belirttiği “yaratıcı güç” ü azalmıştır. Yaratıcı gücünüz azaldıkça şiirler uzar diyen Özel bu yaratıcı gücün azalmasını da ilerleyen yaşına bağlamıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak Özel şiirde kelime işçiliğine daha çok önem vermiş ve kelimelerle oynayarak neredeyse bütün şiirlerinden farklı bir şiir dili inşa etmiştir, öyle ki son dönem Türk şiirini göz önünde bulundurursak Özel’in Türk şiirinin şimdiye kadar alışık olmadığı bir kulvarda şiir serüvenini devam ettirdiğini görmek mümkün.

İsmet Özel’in Of Not Being A Jew kitabına göre bu ikinci kitapta daha anlaşılmaz bir şiir dili kurduğu görülüyor. Kitapta ilk olarak Ben Türk Dediysem Eğer isimli şiiri karşımıza çıkıyor ve bu şiir gerek dili gerekse ses ve şekil özellikleri itibariyle kitapta bulunan diğer şiirlerinden ayrılıyor

Türkler dediğimde göndermelerim
Süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
Kapsadı kapsayacak
Sanıyorsan yanılırsın
Türklük şiir
Türkün eni Türkün boyu
Müslümanlığı kadar
Baksan bulacak mısın
Koskoca İstanbul’da
Nef’î diye bir semt
Ama Bayram Paşa var.

Şiirde Özel’in son dönem Türklük düşüncesinin ifade edilişi vardır Müslüman olmayan Türk değildir tezini savunan Özel’in bu şiirinde de bu düşünceyi görebilmek mümkün, bunun yanı sıra 17. yüz yılın en önemli kaside şairlerinden Nefi’ye de bir telmih yapılmakta ve bu telmihte Bayram Paşa’ya yaptığı sert hicivler sonrasında idam edilen Nefi’nin nihayetinde Türk şiirinin en önemli şairlerinden birinin katledilişinin dile gelişi ve onun katline sebep olanın ne hikmetse unutulmadığı vurgulanmak istenmiştir –ki Nefi edebiyatımızın söven öven ve övünen şair olarak bilinen övdüğünü göklere çıkarıp sövdüğünü de yerin dibine geçiren ama bütün bunları yalnızca hak edene gerçekleştiren bir şairdir tuhaftır ki onun idamına sebep olan Bayram Paşa adına İstanbul’da bir semt vardır ve bu da İsmet Özel’i bu anlamlı şiiri yazmaya kadar götürmüştür.

Kitapta bu şiirden sonra en dikkat çeken ve bizce son dönemde Özel’in yazmış olduğu en yetkin ve gür şiiri RİVAYET’TİR. Şiirin bir kısmını alıntılayacak olursak;

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Mangalın küle mahcubiyeti artar

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
İşitmek istemezsin çığlık istemezsin ah ü enîn
Nedir bu dersin ciyak ciyak
Sırası mıydı şu öğle vakti.

Kendini bir solukta okutturan şiir gerek şiirin ritmik özellikleri ve orkestrasyonu bakımından gerekse de ifade etmek istediği düşünceyi – ki burada kadın şair-aşk ilişkisinin çok sert ve oldukça başarılı bir biçimde ironize edilişi vardır – vermesi bakımından oldukça dikkate değer bir şiirdir.

Kitapta İsmet Özel’in diğer şiirlerinden farklı olarak mensur şiir özelliği gösteren HİŞT, BAKSANA ve NE ASPİRİN NE SOVYET isimli iki şiiri bulunmaktadır. Hişt Baksana isimli şiirinde “si” seslerinin oluşturduğu bir kafiye düzeniyle yazan Özel’in gerek şiirin bütününde gerekse son kısmında şiirin imkânlarını zorladığı görülmektedir. Yine aynı şiirde yer alan aşağıdaki mısralardan hareketle Özel’in artık azalan yaratıcı gücüyle birlikte dilin imkânlarını zorladığı, zekâsını da şiire yansıtmak suretiyle kelimelerle oynayıp bütün bir şiir serüveninden apayrı bir yola çıktığı görülmektedir.

Aşkı bendim gamlandıran amma anmaz gammazı gamma delta icap eder gusül aptesi
Gam benimle gamdır yalayan ilk pulu zarfa gömen silen süpüren do re mi fa sol la si
Locke lokma büyük sen yutma ay ne kadar Roma antik külhanbeyin kadifeden kesesi

Son dönem İsmet Özel şiirinin geneline yayılmış olan bu durum yine kitapta yer alan Yıllık Koşma isimli şiirinde ve hemen hemen bütün şiirlerde söz konusudur.

Koşan kaşık isminde kızılderili bir dostum
Eğersiz atına dürbünlü tüfekle bir zum
Bilirdi Türk olsaydı hangi takım ne koşum
Kıpkızıl derisiyle kentlerde lauft immer um (yıllık koşma)

Ayrıca Yıllık Koşma ve Orta Yaşlı Bürümcüğün Ninnisi isimli şiirlerini diğer şiirlerden farklı kılan bir özelliğine değinecek olursak bu iki şiir on dörtlü hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Her annesi ölenle denize açılmayın
Küser birgün bakarsın saksağan saksağana
Bırak çoğul erisin tığ teber yürek yağın
Tere kaç kere batmış kapkara anakara (orta yaşlı bürümcüğün ninnisi )

Dikkatimizi çeken bir diğer şiir olan Kürek Sesi de İsmet Özel’in son dönem şiirlerinden tamamen farklı bir yerde olduğu izlenimini uyandırması bakımından ilgi çekici. Bir şairin ilerleyen yaşına rağmen hala coşkun şiirler de yazabileceğinin bir kanıtı olarak alabiliriz bu şiiri.

KÜREK SESİ

Tanrı seslenmiş olamaz
Kuşlar gelmiş olamaz
Ben olmuş olamam
Bu çok fazla.

Kitabın son şiiri daha önce ilk kitapta vaat edilmiş bir şiir olan seksen sekiz sayfalık uzun soluklu şiiri Dinosorus’un Rinoseroslara Bitimsiz Yakınması isimli şiirdir.

Bu şiirin genel havasını şu tekerleme üzerine kuran Özel:

El el epenek
Elden çıkan kepenek
Kepeneğin yarısı
Kara koyun derisi
Girdim külhan içine
Külhan içi bit Pazar
İçinde ayı gezer
Ayı beni korkuttu
Kulacını sarkıttı
Elma verdim almadı
Sakız verdim
şakkıdı şukkudu
Çiğ
Ne
Di

kurmuş olduğu şiir dilinin orkestrasyonu ve ritmik özellikleri kullanmış olduğu tekerlemeyle paralellik ve uyum içindedir.

Dadım duldu defterdardım daldı dala dada dosyam
Gel ey ömrü salıngaç git göresi
Salın kaç
Göre gel gelmez sarkaç

Anmanın babalıktan babacanlıktan yoktu geçesi
Anmamız tatata taaaa
Tamtamsız tamlanmamız tamlamamız zikrimiz
Neremiz neyimiz ne gibi Türk

Gözümden gitmiyor gönlümden eksilmiyor sen geliyorsun
Asansörden iniyorsun sen hep sen her tarafın buhar
Bulutlar içinde geliyor duymazlıktan geliyorsun
İşitmez olur musun alasını duymuşsundur

El el epenek
Elden çıkan kepenek
Elden çıkan kepenek
Kepeneğin elden çıktığı
İşte budur cazgırların bizden saklamadığı
Tek kategorik gerçek

Bu çok uzun soluklu şiirinin gösterdiği gibi Özel’in artık yaşından kaynaklanan azalan yaratıcı gücüyle birlikte şiirler uzamış ve şiirler uzadıkça da şairin zekâ ürünleri diyebileceğimiz kelime işçiliği şiirinde önem kazanmıştır. Bütün bunlardan hareketle Özel’in bu kitapla birlikte şiirde ulaşabileceği son noktaya ulaştığını da söyleyebiliriz.

Kaynaklar:
İsmet Özel Of Not Being A Jew İlaveler ve Vaat Edilmiş Bir Şiir
İbrahim TÜZER: Şiire Damıtılmış Hayat: İSMET ÖZEL, Dergâh Yayınları

(Şehrengiz Dergisi  1.sayı  temmuz-ağustos 2009)